Halil Kaynarca; 8 Mart Günü Kutlaması konuşması

2017-03-11 12:27:00

                     8 mart emekçi kadınlar günü nedeni ile           

    MUSTAFA KEMAL ve KADINLA GELEN KURTULUŞ

 

CHP Menderes İlçe örgütümüzün Güzide konukları,Hanımefendiler ve Beyefendiler !

Hepinizi sevgi ve saygı ile selamlıyorum.

 

Bundan  25 yıl önce İlçe olmakla kurulan ilk ilçe başkanlığı kongresinde Menderes İlçemizin o zamanki değerli üyeleri beni ilk kongre başkanı yapmakla onurlandırmışlardı.Bu günün değerli yöneticileri de 8 mart Dünya Emekçi Kadınlar gününde bana görev vererek bunu taçlandırdılar.Kendilerine teşekkür ediyorum.

Değerli Dostlar.

   Dünya Kadın hakları  günü diye bir günü,bırakınız kutlamayı ,yaşıyor olmak çağdaş insanın acı tebessümle karşılayacağı bir şey olsa gerek.Çünkü kadın hakkını insan hakkından ayırmak,kadını insan dışında bir varlık olarak kabul etmek demektir.Ama ne var ki bütün dünya 8 mart gününü kadınlara ayırmışsa bu konuda bir sorun var demektir

Bu gün 8 Mart.Tarihte önemli, ve bir o kadar da acı bir olayın yıl dönümü.Önemi şu: İlk olmasa bile tarihine göre Amerika da 1857  de 40 bin dokuma işçisinin hak aramak için greve gitmesi.Acı tarafı da polisin işçilere saldırması ile kapıların kilitlenmesi ve çıkan yangında 129 kadının yanarak can vermesi.

 1910 tarihinde Danimarka’da toplanan Sosyalist Kadınlar Konferansında Alman kadın önderlerinden Clara Zetkin in ölen bu kadınlar anısına ‘Dünya Kadınlar günü’ olarak anılması teklifi oy birliği ile kabul edildi.

 1921 de Moskova’da toplanan Uluslararası kadın konferansında tarih 8 mart olarak saptandı ve o günün adı da ‘Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ olarak yeniden belirlendi.

Birinci ve ikinci dünya savaşı yılları arasında bazı ülkelerde anılması yasaklanan ‘Emekçi Kadınlar Günü’,1960 lı yılların sonunda Amerika’da anılmaya başlaması ile güçlü bir şekilde gündeme geldi.

 

Birleşmiş milletler Genel kurulu 1977 yılında 8 Martın ‘Dünya kadınlar günü’ olarak anılmasını kabul etti.Böylece bu gün insan hakları temelinde kadınların siyasi ve sosyal bilincinin geliştirilmesinde  ve başarılarının kutlanmasına ayrılmaktadır.

Türkiye'de 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü nedeniyle 1975 te ‘Türküye Kadın Yılı’kongresi yapıldı 1980 darbesinden sonra dört yıl her hangi bir kutlama ve etkinlik yapılmadı..1984 ten bu yana da her yıl kutlanmaya devam ediliyor.

Değerli Hanımefendiler.Sizlerin de bu gününüz kutlu olsun.

Emek elbette kutsaldır.Ama insanlığın varlığı, uygarlığı ve onun gelişmesi için kadın emeği san ki daha mı kutsaldır. Ne dersiniz.?

Bilim adamlarına göre eski toplumlarda uygarlık kadın eliyle oluşmuş.İp yapmayı,yiyecekleri saklamak için kilden kap kacak yapmayı bilen,toplayıcılıkta bitkinin yaşam döngüsünü izleyen,öğrenen toplayıcı kadın, tohumu barındıran başağın ne zaman ve ne kadar keseceğini öğrenmişti.Yedekte tutulup kadınlar tarafından beslenen hayvanların bir süre sonra yavruladıkları görülünce hayvancılık ve evcilleştirme doğmuş,böylece tarım uygarlığı başlamış, uygarlık kadın emeğinin eseri olmuş.

Toprağın üreticiliği ve kadının doğurganlığı eş tutulmuş,Toprak Ananın yanına Kadın Ana yaratılmış. Anaerkilliği temsil eden tanrıçalar oluşturulmuş. Bunlar Anadolu’nun Kibele Anası ve ardıllarıdır.

Anaerkilliğin ilkesi ‘Hayat, birlik ve Huzur’ dur. Kadın kendi benliğini başka insanlara taşırır. Evrensel kardeşlik annelik ilkesinden kaynaklanır. Anaerkillik evrensel  eşitlik ve özgürlük ilkesinin,barışın, dünyasal mutluluğun da temelidir. Anaerkillik, öteki cins üzerinde egemen olup ezmeye yönelik değil, doğal bir toplumsal durumdur.Yani cins ezilmişliğinin bulunmadığı bir toplum biçimidir.

Yani demek oluyor ki Anaerkillik insanlığın geleceğe ait tasarladığı bir toplum durumunun ilkel düzeyde bir örneğidir.

 Ama ne var ki kadınlar yarattıkları tarım uygarlığına sahip çıkamamışlar, ya da buluşları kendilerine kalıcı ve ayrıcalıklı bir yarar sağlamamış. Çünkü bu uygarlık sıradakiler için fizik gücünü gerekli kıldığından egemenliği erkek cinsine kaydırmış. Kadının hüneri el işinde kalmış. Emeği ile öne çıkan erkek baskın güce dönüşmüş. Bu yeni yaşam biçimlerinin gerektirdiği fizik gücü, Baba tanrıya doğru yön göstermiş. Olup bitenler artık bu yeni tanrının istek ve iradesi şeklinde gelişmiştir.

Sümer Uygarlığında anaerkil dönemden ve tanrıçalardan sonra Eril tanrılar kendilerine yer bulmuş erkek egemenliğine kapı aralamışlardır.

Bu tanrıların uygulamaları tek tanrılı dinlere büyük ölçüde kaynak olmuş, insanın yaratılması hikayesi Tevrat’ta kopyalanmış ve kadın da erkeğin kaburga kemiği klişesine bağlanarak ona bağımlı kılınmış, sonradan gelecek olan dinlerin yorum ve uygulayıcılarını bu konuda etkilemiştir.Örneğin İsa Peygamberin havarilerinden Tarsus’lu hemşehrimiz Pavlus bütün insanların eşitliğini söylemiş ama ‘Kadının öğretmesine ve erkeğe hakim olmasına izin vermem, çünkü önce Adem sonra Havva yaratıldı, iman sevgi ve vakarla dururlarsa çocuk doğurması ile kurtulacaktır. Kiliselerde kadınlar şükür etsinler, onlara söylemek için izin yoktur, tabi olsunlar ve eğer bir şey söylemek , öğrenmek isterlerse evde kocalarına sorsunlar’ diyebilmiştir.

Dişi cins yaratığını insandan çok kadın saymak, inkar uygarlığının temelini teşkil eder. Kadını rasyonel varlık saymayan bir uygarlık tek bir cinsin aklı tekelleştirmesi ile kalıcı hale geliyor.

Fiziksel eşitsizlik ve rasyonel yeti zayıflığı ilk çağlardan beri kadının kusuru sayılmış, ayrımcılık ve sosyal düzenlemeler bu gerekçeye dayandırılmıştır.

Oysa bundan 25 asır önce Platon devletinde kadın ve erkek irdelemesini yapıp kadının kamu yönetiminde yapamayacağı işin olmadığını çözümlemiştir.

Ayrıca Gene Platonun anlattığı mitolojik öyküye göre .;

” insan iki cins olmadan evvel tek bedende dört kollu ve dört bacaklı hemafrodittir. Zaman zaman hırsları ve gözü peklikleri nedeniyle tanrılara bile saldırmaktadır. Hatta tanrılara saldırmak için cennete giden bir yol yapmaya karar veririler.Tanrılar bunu engellemek için çare ararlar. Zeus :  Ben çözümü buldum, insan bedenini tam ortadan ikiye ayırırsak daha güçsüz kılarız, iki kollu ve iki bacaklı olurlarsa sayı olarak daha çok olacakları için bize yararlı işler yapacaklardır, bunda da başarılı olamazsak bir daha ikiye böler tek kollu ve tek bacaklı hale getiririz demiştir. İşte o gün bu gün insan oğlu kaybettiği diğer yarısını aramaktadır.

Değerli dostlar baskı altında da olsa var sayılmayan insan elbette bir gün ses çıkaracak kendini arayacaktı.14.asırda Cristin De Pisan, kadın olarak doğmuş olmaktan Tanrı’yı suçluyor, sefaletin köklerini bir dizi otoritede olduğunu fark ediyor, kadını irdeliyordu. Kadının teslim oluşu ve başkalarının biçtiği elbiseyi giymeyen ortaçağ Renesans sınırında bir kadının başkaldırışı ile artık kadınların sorunu var olmuştur. Ama Ortaçağın kadın görüşü üzerine ağırlığını devam ettirmesi kötülük unsursu olan melun şeytan ve Havva özdeş hale getirildi.

Fransız devrimi kadınların nefes almasına izin verdi ama yaşam ile kamusal yaşam arasına çizgi kondu. Hak aramak için meclise yürüyen kadınlara meclisin başkanı ‘Doğanın düzenini bozmayın’ diyor, ‘’Kadının darağacına gitme hakkı varsa sahneye çıkma hakkı da olmalıdır ‘’ diyen devrimim kadın liderlerinden Olimpe Dr Gouges gerçekten giyotinde can veriyordu.

Tek tanrılı dinlerin neredeyse ortak olan yaratılış ve türeyiş inançlarına karşın Asya halklarında özellikle Türk’lerde  kadının yaratılışı farklıdır.

Erkeğin bir parçasından değil, Karahan tarafından ayrıca yaratılmış olup,Yer Hatun ismiyle Yerlik hana muadil bir kuvvet teşkil eder.Türk Mitolojisinin bu özel niteliği Türklerle Müslümanlığı karşı karşıya getiren başlıca konulardan biridir.Eski Türk ailesinin Ataerkil değil fakat Pederi bir esasa göre kurulmuş olmasından kadının hareket alanı bulunmaktadır.Tengri inancını süsleyen Şamanizm cinsler arasında ayırım yapmaz. Kadın özgürlüğünden yararlanır. Örtünmez. Haremde kalmaz. Erkekten ayrı yaşamaz. Ancak ne var ki;

Ulusların kültür değişmesi var olan düzenin bir tipten başka bir tipe geçmesidir. Kültür değişimi sürekli değişen bir olgu olmakla beraber, Türk  kültürü tarih içinde iki kez esaslı değişime uğramıştır. Bu durum kadının statüsü ile bire bir ilgilidir.

Birincisi Karahanlılar zamanında Satuk Buğra Han tarafından isteyerek veya zorla islamiyetin resmi din olarak kabul edilmesi, Arap Fars medeniyetiyle kaynaşılmasıdır. Bunun en önemli göstergesi ‘Kutatgu Bilig’dir.

Zamanına göre bir ilk olması bir çok erdem konularını da içermesine karşın, bir başka konunun da miladıdır. Kendisine gelen İslami bilgilerin etkisi altında kalan Yazar Yusuf Has Hacip bu kitapta bakınız insanlara nasıl öğütler veriyor?

:--Kızı çabuk evlendir, uzun süre evde tutma, yoksa hastalığa gerek kalmadan ölürsün.

--Ey dost sana bir şey söyleyeyim, bu kızlar doğmasa, doğarsa da yaşamasa daha iyi olur.

--Eğer dünyaya gelirse onun yerinin toprağın altı veya evin mezara komşu olması daha hayırlıdır.

--Kadınları her zaman evde muhafaza et, kadının içi dışı gibi olmaz.

Bu öğütlere bir düşünürün düşünceleridir deyip geçmek doğru değil. Çünkü sonradan Selçuklu veziri Nizamülmülk kadın Kamu yönetiminden dışlamak için bu bakışı devlet siyaseti haline getirmiş. Osmanlı’yı da içine alan bu uygulama bin yıl boyunca kadını toplumsal hayattan dışlamış, Türk ulusunu bir gözü kör bir ayağı topal yaşatmıştır.

Bu durumu islamın akılcı Mutezile düşüncesi yerine , nakli bilgiye ve emirlere uyulmasını öngören Gazali düşüncesinin hakim olmasına bağlamak doğru olur.

O günden sonra kadın hakkındaki olumsuzlukların kaynağı başka hiçbir neden aranmadan  anlatılan bu kültür değişikliğinin bu özel hali akla gelmelidir.

Değerli arkadaşlar Kadın hakkı derken bu kimden alınacak. İstediğiniz hak erkek toplumundansa ve bende bu gurubun bireyi isem neden vereyim. Vereceğim şey her neyse beni eksiltmez mi? Eksiltmeyecekse beni nasıl ikna edeceksiniz ? Değerli arkadaşlar vermediğim şeyin yaşamıma katacağı artı değeri bilemiyorum. Acaba verilmeyen şeyi sadece ben mi vermiyorum ? Yoksa kadın cinsinin de içinde bulunduğu ortak bir otorite mi? Ayrıca siz ve ben derken tutkulu bir üstünlüğüm olduğunu mu düşünüyorum? yoksa farklılıklarımızla eşit varlıklar mıyız ? İşte bu konuda Simon De Beauvoir diyor ki ikinci cins adlı yapıtında:

“Kadın olarak doğulmaz, kadın olunur”. Yani bu itiliş kadının doğasında değil. Kozmolojiler, dinler ve edebiyattan gelen imgeler yaratmıştır kadını. Kadını böyle yapan unsurlarda benim kişi olarak katkım var mı ? yoksa benden evvel oluşmuş imgelere uymak zorunda mıyım ? ya da genel yargıdan ayrı olarak aklımı rehber edinip oturup düşünmem gerekir mi ? kimdir kadın ? kardeşim, arkadaşım,karım. Daha da ötesi varlık nedenim olan anam, benim kimlik ve kişiliğimi oluşturan.Yani benden biri. Öteki değil.

Değerli arkadaşlar, bugün için sorun diğer yarımıza nasıl bakıp nasıl davrandığımızla ilgilidir kadın hakları. Ona vermeyi kıskandığımız her şey, kendimizden eksilttiğimizdir.

Her ne kadar yaşama sevinci ve yaşama bütünlüğünü sürdüren Anadolu heteredoks İslam bu uygulamanın dışında kalmaya çaba göstermişse de Kamusal yaptırımlardan etkilenmediği söylenemez.

Değerli konuklar. 2. kültür değişimi olarak ifade edilen 1839 Tanzimat Fermanının getirdiği değişim ve Mustafa Kemal’in yasal güvenceli kadın eşitliği devrimlerine karşın konuyu tartışmayı 2015 Türkiye’sinde sürdürüyoruz. Neden?

İsterseniz  yanıtları sonraya bırakalım şu soruyu soralım.

Kimdir bu Mustafa Kemal ?

D.K Tarih içinden seçilerek anlatılacak insanlar 9 ay 10 günde doğmazlar. Onu var eden şartlar asırların derinliğinden gelebilir. İnsanları geçmişten gelen birikimle bulundukları toplumun sosyal ve ekonomik durumları ile dayatılan inanç ve yönetim biçimleri oluşturur. Gün gelir bir uç vermenin sonucu olarak meydana çıkar,böylece ölümsüz yaşamlarına başlarlar. Bunların ölümsüzlüklerinin nedeni kendilerini insan onurunun ve özgürlüğünü korumaya adamaları ve özgür bir ölümün esir bir yaşamdan daha kıymetli olduğunu insanlara öğretmelerindendir. Ayrıca bütün yaptıklarını milletin temsilcilerine onaylatarak yapmalarındandır.   M.Kemal’i oluşturan nedenler belki 6-7 asır geriye götürülebilir. Selçuklunun yabancı güçlerle bir olup kendisini meydana getiren halk tabanını kılıçtan geçirmesi, Saray’a yönetici yetiştiren Gulamhaneokullarına Türk unsurunun dışında yabancıların alınması ve toprak düzeninin bu tabaka lehine değiştirilmesi, Osmanlının Avrupa’da ayağı yer tutunca aynı şekilde kurucu iradesine ters düşüp Avrupa’lı uluslarla bütünleşerek ‘Slav-Greko-Türk’ devleti niteliğini alması ve böylece Anadolu’nun fethedilip sömürülecek coğrafya olarak görülmesi Mustafa Kemal’in Ana Rahmine düştüğünün işareti olarak algılanabilir. Çalışanların yiyicileri Saray, Asker, Medrese ve Tekkeler, şehirli varsıl kesimdir. Medreselerde öğretilen bilgiler yaşayan değil umulan, kavuşulacağına inanılan bir dünya mutluluğudur. Oysa yaşam gereksinmeleri farklı şeylerdir. Bütün söylediklerini Anadolu insanının anlamadığı bir dil ile sunan,Türk’ün duygularına, düşüncelerine, yaşama inancı ve sevincine yabancı kalan kurumların üyeleri hangi yenilik ve ilerletici düşüncelerin yayıcılarıdır. Bu sorunun tarih önünde yanıtı yoktur.

‘Şalvarı şaltak Osmanlı

Eğeri kaltak Osmanlı

Ekmesi yok biçmesi yok

yemeye ortak Osmanlı’

gerçeği daha o zaman tekerleme haline gelmiş. Zaten Fuat Köprülü de ’Osmanlı etnik değil politik bir tabir ve devlet hizmetinde bulunup bütçesinden geçinen hakim sınıf manasını ifade eder’ demektedir. Osmanlı Avrupa’nın geçirdiği düşünsel devrimleri yaşamayınca fetihler üretimsiz bir topluma yetmemeye başladı. Hatta tersine dönüp fetihlerle toprak ve gelir kayıpları başladı. Halkın yaratıcılık gücü de zaten kalmamıştı. Avrupa’da köklü değişiklik rönesansla başladı. Aydınlanma ,aklın insan yaşamındaki etkisini anlatan bir devrimdi. Avrupalı Krallar bilim akademileri kurarlarken, Osmanlı’nın kurduğu rasathane akıl almaz bir şekilde yerle bir ediliyordu. İlerici denen Osmanlı padişahı onlardan nefesi kuvvetli müneccim göndermesini isterlerken onlar müneccimlerinin bir anlamda bilim ve akıl olduğunu bildiriyorlardı. Kimi ilerici padişahlar da istihareye yatıp rüyada gördüklerinin vezir olarak atamayı uygun görüyorlardı. Akıl ve bilimin öncülük ettiği sanayi çağının yarattığı batı emperyalizmi dünyayı sömürge yaptı. Osmanlı yenildikçe toprak kaybının dine aykırı olmadığına ilişkin fetva alıyor, idaresizlik kolayca şeriatın sırtına yükleniyordu. Emperyalizmin batının karşısında iman gücü ile var olunamayacağı anlaşıldı ama artık atı alan gitmiş hastalık başlamıştı. Bu ‘Hasta Adamın’ en zayıf yerlerinden biri de Makedonya idi. Etraftaki ulusların büyüme isteklerine uygun olup, artık Serhad adı başkalarının buralara yürüyüşünün adı oldu.. M.Kemal bu durumu daha lise yıllarında iken görmüştü. Akademiyi bitirirken de arkadaşlarına :’Sizler yarın bir Osmanlı paşasının yanına gideceksiniz, olanca kaynakları Türk Anadolu’nun ortasında toplayınız diyecekti. Şam, ataşelik, Trablus, Çanakkale, Doğu Anadolu tekrar Suriye ve güneyde Yıldırım Orduları komutanlıklarında bulunmuş sonunda saray ondan karaya çıkacak olan yabancı güçlere nazik davranılması buyruğunu verince ‘Bu benim karakterime aykırıdır silahla karşı koyarım’ demiş. Birliği lağvedilip İstanbul’a çağrılmış. Haydarpaşa’da düşman gemileri için geldikleri gibi giderler’ demişti. 6 ay kadar kaldığı İstanbul’da bir dizi görüşmeler yapmış, (kimlerle) -Padişahla yapmış, o telkinleri bile anlamazlıktan gelmiş, Harbiye Nazırı olmak istemiş, başaramamış. Amacı lojistik malzemenin Anadolu’ya nakli imiş. -Genel Kurmay ve harbiye nezaretinden Cevat ve Fevzi Çakmak paşalarla görüşmüş, Niğde’deki kolordunun Ankara’ya naklini sağlamış, bu kolordunun komutanı Ali Fuat Cebesoy olacaktır. -İsmet Paşa ile görüşmüş, Anadolu ya geçiş yollarını sohbet etmişler. -Dahiliye Nazırı Mehmet beyle görüşmüş ki Ali Fuat Paşanın babası Hasan Paşanın dünürüdür. Doğu’da  asayiş görevi çıkınca onun kanalı ile Mustafa Kemal adı önerilmiş, öteki şartlar da uygun olunca görev kesinleşmiş. Anafartalar’daki binbaşı Kazım Bey General Kazım İnanç Paşa olmuştur. Görev tanımı ve yetkileri ona yazdırılmıştır. -Ve Topkapılı Cambaz Mehmet’le görüşmüştür. Kim bu Cambaz Mehmet?. Anafartalar’da eliyle onbaşı rütbesini taktığı nefer. Mustafa Kemal’in terhis olmuş bir neferle görüşeceği ne olabilir? Biraz sonra söyleyeceğim. -Refi Cevat Ulunay ile görüşmüştür. Alemdar gazetesi adına röportaj yapan gazeteciye yazılmamak kaydı ile şunu söyler. ’Aklımdaki bir soruyu sormanızı isterdim’ der. O da ‘nedir o paşam ? der. Bu memleket nasıl kurtulur? Sorusudur. der. O da ‘Paşam böyle bir ihtimal olmadığı için aklıma gelmedi’ sözünden sonra Mustafa Kemal ‘O , Anadolu’nun ortasında öyle bir güç vardır ki fışkırırsa önünde hiçbir güç duramaz’ demiştir. Refi Cevat bey gazetesine dönünce sorarlar kendisine, röpörtaj nasıl geçti diye. O da ‘Bu adam deli değil, Zır deli’ der. Mustafa Kemal’in etkisi altında kaldığı söylenen Tevfik Fikret’in  

‘Cennet kadar güzel vatanın var:Şu gördüğü Zümrüt bakışlı,

ince gülüşlü kızcağız Kimdir bilir misin?

Vatanın! Şimdi saygısız

Bir göz bu nazlı  çehreye-allah esirgesin-

Kem gözle baksa tahammül eder misin’     

Dediği gibi Anadolu halkının tahammül edemeyeceğini biliyordu.

Ve sonra da bilindiği gibi 19 mayıs 1919 da Samsun’da yeniden doğmuş. Yani 8 asırlık sancının bir uç vermesi. İyi de Onca Osmanlı paşasının içinden neden M.Kemal ?

Demiştik ki, Özgür bir ölümü esir bir hayata tercih etme kararlılığı.

Değerli konuklar, Samsundan sonra plan uygulanıyor Havza’ya geçiş genelge, Amasya genelgesi ve sarayla yolların ayrılması, Tokattan Sivas’a maceralı bir yolculuk, Erzurum’a varış Erzurum kongresi, dönüşte Sivas kongresi, Manda tartışmaları, Hükümet yetkisinde olan heyeti temsiliyenin seçimi v.s. Bütün bunlar olurken bu günkü konumuzla ilgili söylemem gereken iki şey var.

-1.İstanbul delegesi Tıp öğrencisi Hikmet’in ‘Gençliğin asla mandayı kabul etmeyeceğini’ bildirmesi (Orhan Boran’ın)babasıdır.

-Bir kadının dağı taşı aşarak Sivas’a gelip Mustafa Kemal ile görüşüp talimat alması.

Bu kadın dünyaya örnek olacak Fatma Seher Hanım yani Kara Fatma’dan başkası değildi.

Birde Mustafa Kemal’in Sivas’tan rahip Fru’ ya yazdığı bir mektubunda diyordu ki: ‘yaptıklarınızı dünyaya ilan edersem İngiliz halkı sizden utanır’ diyordu. Yakalamak için sarayın ulaşamadığı Sivas’ta Mustafa Kemal casus rahibin yaptıklarını nasıl öğreniyordu.

İşte, biraz önce sözünü ettiğim Cambaz Mehmet yasadışı avanesi de olan sayılı kabadayılarından olup, Rahip Frue ve Sait Mallanın yönettiği İngiliz muhipleri cemiyetine de üyedir. Rahatlıkla oraya girip çıkmaktadır. Yakalandığında bu üyeliği kendisini kurtarmıştır. MM grubu adını alan çetesiile silah depolarını soyup İnebolu’ya gönderen kahramandır. İngiliz işgal kuvvetleri komutanı general Harrington’un Binek arabasını çalarak Anadoluya göndermiş ve bu araba Akşehir’de Fevzi Çakmak Paşaya teslim edilmiştir. Kurtuluş savaşından sonra Milletvekilliğini istememiş, vatana hizmet tertibinden yüksek miktardaki maaşını da Hilaliahmere bağışlamış,1932 yılında ölmüştür.Topkapı’da yapılan bir ilköğretim okuluna onun adı verilmişti. 

Sivas’ta kaldığı süre içinde  durumu yöneten Mustafa Kemal sonra Hacıbektaş üzerinden Pir evindeki Cemalettin efendiyi de alarak Ankara’ya gelir..Büyük Millet Meclisinin açılışı, düzenli ordunun kuruluş çalışmaları, top yekun savaş hazırlıkları...

Peki kadınlar nerede idi? Yoksa onlar,tarih oluşturan ve sadece erkeklerin rol aldığı olayların mutat olduğu üzere seyircilerimi idi. Zafer alkışlayıcıları ya da yenilmenin ağıtçıları mıydılar.? Kurtuluş savaşına kadar Türk kadını nerededir Nasıldır.?

 

Göçebelik devrinde at binen, ok atan, üretime ve yönetime katılan, saygı gören kadın, İslamiyetin 10. Yüzyılda yeni bir din olarak benimsenmesi ve İran ve Arap unsurlarının etkisiyle sosyal ve ekonomik hayattan çekilir. Köylerde erkeklerle birlikte aktif olarak ekonomik hayatın içindeki kadın, şehirlerde içe dönük, kapalı bir hayat sürmeye başlar.

Osmanlı Devleti sürekli olarak güç ve saygınlık kaybetmektedir. 1839 da ilan edilen ıslahat Fermanı ile müslüman Osmanlı’da  Kadın artık birey olarak algılanıp kadının bireysel, toplumsal, ekonomik ve aile içindeki konumu sorgulanmaya başlanır. Zaman içinde kızlar için rüştüyeler, kız öğretmen okulları, ebe mektebi, kız meslek okulları, kadın üniversitesi, hukuk ve tıp fakülteleri açılır. Kız ve erkekler ilk kez birlikte ders almaya başlarlar. Kadının toplumdaki yeri önce edebi eserlerde ve süreli yayınlarda tartışılmaya başlanır.

Şair Nigar Hanım’a göre ilk terbiye anneden alındığına göre kadınların eğitimi çok önemlidir ve devletin temel görevidir. Bu dönemde eğitim gören kadınlar Milli Mücadele’ye ve Cumhuriyetin ilk yıllarında kendilerine düşecek büyük göreve hazırlandıklarından habersizdirler.. Kurtuluş savaşına gelinceye kadar gelişen düşünce çizgisi kadın konusunda üç temel çözüm üretmiştir:

-Pek çok neden için eğitimin yaygınlaştırılması,

-Kadının kurtuluşunun gene kadınlar çabaları ile olabileceği,

-Toplumun kadınlara dayattığı konumun kabullenilmemesi

Halide Edip ve Nezihe Muhiddin kadın hakları mücadelesinin mirasını gelecek kuşaklara taşıdılar. Kadınlarımız, Balkan ve 1. dünya savaşında beliren toplumsal ihtiyaçları karşılamak üzere pek çok dernek kurup çalışmalarında görev aldılar. Teali Nisvan Cemiyeti, Cemiyet-i İmdadiye, Esirgeme Derneği, merkezi Selanik’te bulunan Teal-i Vatan-ı Osmani Hanımlar Cemiyeti, Müdafaai Milliye Osmanlı Hanımlar Cemiyeti, Kadın Çalıştırma Cemiyeti İslamiyesi bunlardan bazılarıdır.

Kadınlarımızın kurtuluş savaşındaki etkinliklerinden bir diğeri de daha Mustafa Kemal Samsuna çıkmadan başlayan toplantılar, mitinglerle halkı uyandırmaya çalışmak olmuştur. Halide Edip’in önderliğinde yapılan Fatih Mitinginde Padişah’tan babalık yapması ve milleti en iyi temsil eden hükumet istenmiş,Sultanahmet mitinginde katılanlara kurtuluş uğrunda yemin ettirilmiştir. Hemen her ilde yardım dernekleri kurulmuş, kermesler düzenlenmiş, Hilali Ahmer aracılığı ile ayni ve nakdi yardımlar toplanmıştır.

Kurtuluş savaşı içinde Kastamonu’lu kadınların özel bir yeri vardır. Ülkede ne kadar dernek varsa hepsinin şubeleri ilk kez burada kurulmuş, diğer illere de örnek olmuştur. Bir organizasyonda yapılan açık artırmaya gelinliğini ortaya koyup basma entari ile evlenen genç kız ile başka bir şeyi olmadığı için yamalı gömleğini ortaya koyan kadının eylemi hem yürek sızlatan hem de insanlara direnme gücü veren davranışlar olarak tarihe geçmiştir.

Değerli Konuklar..Kadınların kurtuluş savaşında etkinlikleri bunlarla sınırlı değildir elbet.Savaşın kazanılmasında 1. derecede etkili olan ancak asli fail gibi görünmeyen ya da alkışta gerekli payını alamayanlar vardır. Onlar olmasa Topkapılı Cambaz Mehmet’in, Karakol cemiyetinin, Halime Kaptan’ın, İpsiz Recep’in İnebolu’ya gönderdikleri savaş gereçleri tekrar düşman eline geçer, tekalifi milliye yasaları ile toplanan diğer lojistik malzeme üretilemez, toplanamaz, cepheye ulaştırılamazdı. Çünkü Cevdet Kerim İncedayı ,’Ordu içinde personel ayırıp ulaştırma kolu teşkil etmek mümkün değildi’ diyor.

Tespit olunan 300 kağnıdan 250 si 24 saat içinde hazır olup İki öküzü olmayanlardanyerine inek koşanlar da vardı. Kafileler, tamamına yakını erkeklerinin savaşta olduğunu söyleyen kadınlardan oluşuyordu..

Mustafa Necati Kastamonu’da İstiklal mahkemesi başkanıdır ve şöyle diyecektir :’Sürekli bir akışla harp meydanlarına inen kafilelere her zaman rastlardım. Manzara hep aynı idi. Zayıf öküzlerin çektikleri cephane yüklü arabalar ve bunların başındaki yanık yüzlü çıplak ayaklı kadınlar, ihtiyarlar hatta çocuklar. Bunları seyreder, kağnı gıcırtılarını ilahi bir ninni gibidinlerdim’. Olaylara tanık yabancı bir gazeteci :de ‘Bu bir savaş değil. Destandır’ demişti.. Kundaktaki çocuğu ve kağnısı ile mermi taşırken Kastamonu girişinde donarak şehit olan Seydiler Köyünden Şerife Bacı’yı bilirsiniz.1.İnönü savaşından sonra İstanbul’dan gönderilen doktor ve eczacılardan oluşan grubun içinde olan Dr. Hüseyin Yalçın o günleri şu dizelerle anlatıyor; 

 

‘Birinci İnönü’den sonra bir kışta kıyamette ,

Çıkıp gelmiştim İstanbul’dan öksüz bir kıyafette.

Ne vardı görmek isterdim,ne vardı bilmek isterdim,

Bu millet kaynağından fışkıran azmi celadette.

 

Ne ulvi levhalar gördüm,ne mahzun sahneler gördüm,

Bozuk yollarda erkekten,kadından bin katar gördüm.

Hilafım yoktur işhad eylerim allahı vallahi,

Öküzlerle beraber yük çeken çok ihtiyar gördüm.  

 

Giderken bir sabah Ilgaz Çamlı dağında,

Soğuktan bir kadın donmuştu,gördüm orta çağında .

Birikmişti başında köylüler,ben de şitab ettim,

Tutardı bir mermiyi hala kucağında….

 

………………………………………………………………………….

Kağnı kolunda doğuran kadın cephe gerisindeki sağlık çadırına gitmek istememiş, kendisi ve bebeği için ciddi hayati telhisi olabileceği söylendiğinde : ‘Erim cephede mermi bekliyor,zamanında yetiştiremezsem bu bebe o zaman ölür’ demiştir.

Gene kağnı kolunda tekeri çukura düşen kağnısını omuz zoru ile tekrar yola koyan yaşlı kadına komutan tarihe geçirmek için adını sorar. O da : ‘Adımı ne yapacaksın bre yavrum çok mu lazım,çok gerekli ise yaz ‘Benim adım Anadolu’ der.

Unutulmaması gereken bir kahraman da deniz cephesinde vardır. Halime Kaptan. Kocası askerde olan Halime Kaptan takasının kumandasını eline alıp deniz yolu ile cephane taşımış. Halime kaptanın tarihte az rastlanan gerçek kahramanlıkları Rıfat Ilgaz’ın romanına yansımış. Kitap için ‘Türk kadınının yurdu için dalgalı denizlerdeki savaşımının ve ulusal kurtuluş savaşına cephane kadar dalga dalga umut taşıyan belgeseli’ denmektedir.

Değerli kardeşlerim, bu kurtuluşta kadınlarımızın bir başka etkinliği silahkuşanarak savaşmalarıdır. Dünya’da ilk kez düzenli ordunun yanında, içinde omuz omuza böyle bir durum yaşanmıştır. İlk kez milis de olsa ordu içinde binbaşı rütbesine kadar yükselmiş kadınlarımız vardır. Sayılarının bin kadar olduğu sanılmaktadır. Çoğu adsız kahramanlardır, Savaştan sonra hiçbir talepleri olmamış, adeta izlerini kaybettirmişlerdir. Bilinenlerden bazıları, Erzurumlu Fatma Seher (Sivas’ta M.Kemal ile görüşen) Tarsuslu Kara Fatma,Yörük Alinin mahiyetinde binbaşı Ayşe Emire, Ayşe Çavuş, Gördesli Makbule bazılarıdır. Halide Edip silah kullanmasa da önderliği ve motivasyonu ile cephelerde bulunmuş, adı Halide onbaşı olarak anılmıştır.

 

Mustafa Kemal’in güneye gönderdiği subaylar milis kuvvetleri ve çete savaşları için saha çalışmaları yaparken Pazarcık’ta bir aşiret reisi ikna olmamış, ama konuşmaları yan odada dinleyen annesi yanlarına gelerek konuşmaları duyduğunu söylemiş’, mademki millet böyle istiyor, aşiret üzerindeki hatunluk hakkımı kullanarak ben de evet diyorum’ diyerek aşiretin milis kuvvete katılmasını sağlamış.

 

Türk kadınının neredeyse tümü Tekalifi Milliye yasaları ile cephede olmasa da evinde savaşı solumuş,askere örülen çorap kazak vs ile ellerini makinalaştırmıştır.

Bu topyekun kurtuluş savaşının ayrıntısını anlatmaya gerek yok. Bu topyekun kavramında başta kadın olmak üzere her şey var. 1699 Karlofça andlaşmasından sonra bir metre batıya ilerleyemeyen Türk ordusu öteki unsurlarla beraber kadın eli değince 9 eylülde İzmir’e girebilmiştir.

Bakınız Nazım bu kadınlarımızı şiir diliyle nasıl anlatıyor ;

Toprak öyle bitip tükenmez, /dağlar öyle uzakta,  
sanki gidenler hiçbir zaman  
hiçbir menzile erişemeyecekti.  
Kağnılar yürüyordu yekpare meşaleden tekerlekleriyle  
Ve onlar  
ayın altında dönen ilk tekerlekti.  
Ayın altında öküzler  
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi  
ufacık kısacıktılar  
ve pırıltılar vardı hasta kırık boynuzlarında  
ve ayakları altından akan  
toprak,  
toprak,  
ve topraktı.  
Gece aydınlık ve sıcak  
ve kağnılarda tahta yataklarında  
koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.  
Ve kadınlar  
birbirlerinden gizleyerek  
bakıyorlardı ayın altında  
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.  
Ve kadınlar  
bizim kadınlarımız:  
korkunç ve mübarek elleri  
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle  
anamız, avradımız, yarimiz  
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen  
ve soframızdaki yeri  
öküzümüzden sonra gelen  
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız  
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki  
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda  
ışıltısında yere saplı bıçakların  
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan  
kadınlar,  
bizim kadınlarımız  
şimdi ayın altında  
kağnıların ve hartuçların peşinde  
harman yerine kehriban başlı sap çeker gibi  
aynı yürek ferahlığı,  
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.  
Ve onbeşlik şarapnelin çeliğinde  
ince boyunlu çocuklar uyuyordu.  
Ve ayın altında kağnılar  
yürüyordu Akşehir üzerinden Afyon`a doğru.

Bu savaş bir kurtuluş savaşı olduğu kadar, bir lhtilal savaşıdır da. Hem iç harp hem dış harptir. Bir devletin çöküşü, bir devletin doğuşudur.

Ama kimilerine göre iki sarhoşun savaşıdır.

Ulus’un tümünün rol aldığı bu savaşta dokuz eylülde İzmir’e girilmiş 10 eylül 1922 de Bursa geri alınmıştır. Bunun üzerine Hamdullah Suphi’nin meclis önünde kadınlara hitaben konuşması her şeyi anlatır gibidir

 

‘Hanımlar !.

Bu kadar acı ve ayrılıktan sonra ,yan yana çektiğimiz bu kadar hasretten sonra kurtuluş günleri geldi.

Siz ,bu günü bize kazandıran aziz şehitlerin ,gazilerin anaları,kız kardeşleri. ..Artık sevinin. Sevinmek hakkınızdır. Büyük bayrama erdiniz.Mübarek olsun.

Anadolu Kadınları

Bu gaza diyarında bin seneden beri ateş ve cenk yerlerine oğullarını koşturan Anadolu kadınları. bin senedir oğulları daima uzak yerlerde ölen , yetiştirdikleri oğullarının mezarları nerededir bilmeyen Anadolu Kadınları. Kurtuluş günleri geldi bayram edin.

Cihan harbinden beri ardı arası gelmeyen bir cenk için ağzından bir şikayet sözü çıkmadan nesi varsa hepsini veren Anadolu kadınları. Erkekleri kan ve ateş içinde savaşırken, uzak denizlerin kıyısından orta yaylalara doğru günlerce haftalarca çıplak ayakları, giyimsiz sırtları ile kurşunları, top mermilerini taşıyan Anadolu Kadınları. Batıda, doğuda ,kıblede, bütün cephelerin arkasında memleketi işleten tarlaları yeşerten, sayısız yetim çocukları yetiştiren büyüten sensin ey Anadolu kadını. Sırası gelince cephaneyi, yaralıyı taşımak sana yetmedi, silaha sen de sarıldın, ateşlere sen de girdin, sen de gaza ettin. Erkek aslan olur da dişi aslan olmaz mı diyen sensin. Erkeğinle beraber zafere erdiğin gazan mübarek olsun.Büyük bayramın mübarek olsun’.

Ve kurtuluştan hemen sonra Konya’da Mustafa Kemal’in söyledikleri de şunlar:

‘Kemali şükran ile tekrar edilmek iazım gelen bir cihet vardır ki,o da Anadolu kadınının ibraz etmiş olduğu çok ulvi çok yüksek ve çok kıymetli fedakarlıktır.Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir milletinde Anadolu köylü kadınının fevkınde kadın mesaisi zikretmek imkanı yoktur.Zafere götürmek için dünyada hiçbir milletin kadını ,ben Anadolu kadınından daha çok çalıştım,milletimihalasa (kurtuluşa) götürmekte Anadolu kadını kadar himmet gösterdim diyemez.’

 

Değerli Arkadaşlar. Savaşa katılan onca kahraman kadınlarımız kurtuluştan sonra hiç bir talepleri olmamış adeta izlerini kaybettirmişlerdir. Erzurum’lu Fatma Seher Hanım 1954 yılında İstanbul’da bir kulübede sefalet içinde yaşarken bulunmuş, iki milletvekilinin gerekçeli talebi ile TBMM 150 lira maaş bağlamış bir yıl sonra da ölmüştür.

 

Kurtuluş hareketinin içinde  olan Kadın hareketi kurtuluştan sonra ne oldu?  

Kadınların bağımsız bireyler olduğu, birbirleriyle dayanışma ve birlik içindeolmaları gerektiği, toplumun her alanında söz sahibi olarak güçlenmeleri, toplumun dayattığı rolü kabullenmemeleri yönündeki bilinçle, yeni kuşak kadınlar siyasal, sosyal, ekonomik haklar, tam vatandaşlık hakları ve siyasal güce katılma talebiyle örgütlenirler. Kadınların siyasal ve toplumsal haklara kavuşmasını isteyen, kendilerini “Cumhuriyetçi” olarak tanımlayan güçlü bir kadın cephesi oluşur. Bu yıllarda, ilk toplumsal etkinliklerine II. Meşrutiyet döneminde başlamış olan, kadın hakları savunucusu, eylemci, yazar ve aynı zamanda öğretmen kimliği bulunan Nezihe Muhiddin, çevresinde toplanan baskı grubunun öncü kişiliğidir. Kadınlar, var olan özelliklerini geliştirmiş olarak, bağımsız kimlikleriyle toplumun her alanında yer almalıdır, kadınlığın kurtuluşu öncelikle kadınların erkeklerle eşit düzeyde yurttaş ve toplumsal rolleri üstlenebilen, rasyonel, akıl yürüten modern insanlar haline gelmeleriisteği ve inancı demektir. Kadınların Cumhuriyet yönetimine katılmaları ve kadın hakları yönünden toplumsal dönüşümün “kadın eliyle” gerçekleşmesi için mücadele eder. 15 Haziran 1923’te Kadınlar Halk Fırkası’nın kuruluş kararı alınır. Ancak kuruluş izni alınamaz. Bunun üzerine parti tüzüğünde yer alan “siyasal haklar” ile ilgili madde kaldırılarak “birliğin siyasetle alakası yoktur” ibaresi konur ve 07 Şubat 1924’te daha sonra ismi Türk Kadınlar Birliği olarak değiştirilecek olan Kadın Birliği kurulur. 1925 yılında, kadınlara siyasi haklar henüz tanınmamışken Nezihe Muhiddin ve Halide Edip milletvekilliği için TKB (Türkiye Kadınlar Birliği ) tarafından aday gösterilir. 1927 seçimlerinde kadın haklarını savunacak feminist bir erkek aday gösterme kararı alırlarsa da daha sonra bundan vazgeçerler. Amaç, seçimler sırasında konuyu gündeme getirerek komuoyunu ve TBMM’yi kadınların oy verme hakkı için etkilemektir. Nezihe Muhiddin’in kadınların siyasal ve sosyal haklarını elde etmesi yolundaki yolculuğu, “yolsuzluk” suçlamasıyla sona erer. Bundan sonra roman yazarak, öğretmenlik yaparak geçimini sürdürür. TKB ise “kadın haklarının savunulması ve memleket meselelerinde yer almak” olarak belirledikleri amaçları doğrultusunda 1935’e kadar kesintisiz olarak çalışır.

Tüm kadınların artık erkeklerle eşit haklara sahip olduğu ve böyle bir örgütlenmeye gereksinin kalmadığı gerekçesiyle Türk Kadınlar Birliği 1935 yılında kapatılır.

Nezihe Muhiddin’e göre kadınsız devrim olamazdı. Onlar da inşa sürecine katılmalı idiler. Hem bu yolla kadınlık da yükselecekti. Oysa Cumhuriyet ‘Kadınsız’ kadın hakları devrimini gerçekleştirdi. Görünüşteki kadın hakları söylemine karşın, cumhuriyetin kurucu kuşağı kadınları ulusun yaratıcıları, siyasi failler olarak görmedi.. Bu kuşağa göre kadınlar yeni rejimin edilgen seyircileri ve destekleyicileri olmalıydı. Kadınların toplumdaki rolü vatana evlat yetiştiren anneler olarak tanımlandı. Öncü kadınların üzerinde baskı uygulandı. Kadınlara haklarını biz verdik söylemi yerleştirildi..Bir anlamda bu mücadele ödünlü süren kurtuluş savaşının ve devralınan Osmanlıcılığın kadına bakışına yenik düştü. Görevini tamamladı denip kapatılan TKB 1949 yılında Mevhibe İnönü ve arkadaşları tarafından yeniden kuruldu. Dernek günümüze kadar aynı gerekçelerle şimdilerde Kamu yararına çalışan dernek olarak kadın haklarını savuna gelmektedir. Görüştüğüm ve 20 yıla yakın yönetimde bulunan bir yetkili, diğer kadın dernekleri ile ortak bir çalışma yapıldığını hatırlamadığını söyledi. Bildiğim kadarı ile birkaç Genel Başkan Milletvekili oldu. Kadın adı ile kurulan sayısız derneklerde durum farklı değil. Bazı iyileştirmeler olmakla birlikte konu sorun günümüzde de güncelliğini koruyor.

Oysa Mustafa Kemal diyordu ki ; Bir toplum, cinslerinden yalnız birinin yüzyılımızın gerektirdiklerini elde etmesiyle yetinirse, o toplum yarı yarıya zayıflamış olur… Bizim toplumumuzun uğradığı başarısızlıkların sebebi kadınlarımıza karşı ihmal ve kusurun sonucudur… Bir toplumun bir uzvu faaliyette bulunurken diğer uzvu atalette olursa, o toplum felce uğramış demektir. Bizim toplumumuz için ilim ve fen lüzumlu ise bunları aynı derecede hem erkek hem de kadınlarımızın elde etmesi gerekir…”

O’na göre, Türk kadınlarının, içinde bulundukları haksız statüden kurtulmaları, ahlaki ve vicdani bir gereklilik olmanın da ötesinde Türk toplumunun gelişip yükselmesi açısından bir zorunluluktur da aynı zamanda. Bir bütünün yarısını toprağa çakıp diğerini göğe yükseltemezsiniz.

‘Yer yüzünde insana yarayan ne varsa kadının eseridir’ söyleminden de yola çıkarak insanlığın kurtuluşunun kadında olduğu hakkındane söyleyebiliriz?..

 

Tanrıların erilleşmesi ve baba Tanrıların erkekten yana tavır alması, kadını erkeğe bağlı ve bağımlı kıldı. Çağlar boyu kadına uygun görülen değer, yüklenen roller ve önyargılar sorgulanmadı, işin doğasında var sayıldı. Tüm insanların temel aynı insan özelliklerini paylaştığı, özgürlük ve mutluluğa aynı derecede hakları olduğu, aralarında egemenlik-boyun eğme ilişkisi değil, dayanışma ilişkisi olması gerektiği yönünde farkındalık sağlanması, bu yapay algının kırılmasında önemli rol oynayacaktır.

Kişinin kendi gücü, büyük ölçüde kendisi ile ilgili doğruları bilmesine bağlıdır.

“Kendini bil” insanın güçlü ve mutlu olmasını hedefleyen en temel buyruklardan biridir. Kadınlar ancak kendi varlıklarının, güçlerinin bilincinde “özneler” olarak davrandıklarında, hayatın süsü ya da yedeği değil, hayatın kendisi olduklarını fark ettiklerinde, özgürleşmekten korkmadıklarında kurtuluş yolunda büyük bir adım atmış olacaklardır. Üzerinde durulması gereken en önemli noktalardan biri de kadınlar için hak ve fırsat eşitliğinin her alanda bir an önce hayata geçirilebilmesidir. Kadınların kamusal alanın yaptırımcı noktalarında daha fazla görev almalarının, bunun için de güç birliği yapmanın gerekliliği ortadadır. Yalnız kadınların değil, tüm insanlığın ve gelecek nesillerin kurtuluşu kadın-erkek tüm insanların, eşitçe, özgürce, hakça, el ele, omuz omuza yaşamalarına bağlıdır.

Mustafa Kemal ve özgürlük savaşçısı önder kadınlarımızın saçtığı ışığın, hiçbir ayrım gözetmeksizin, tüm insanların barış ve mutluluk içinde yaşayacakları dünyaya giden yolu her gün daha da fazla aydınlatmasını diliyorum,umuyorum.

 

Kadın anne ya da anne adayıdır. Gelecek nesillerin oluşmasında annelerin oynadığı rol belirleyici ve önemlidir..Victor Hugo,:’Bir insanı uygar yapmak istiyorsanız işe büyük annesinden başlayınız’ demiş. Ama aranızda bulunan Bahar kardeşim kuşak farkını bire indirip annelikten başlıyor.Bakın ne diyor?

Bahar VARDARLI

Benim Adım Var! İnsanım, Kadınım, Anayım! Gördüğünüz gibi ben bir insanım! Yeryüzünde iki insan cinsi var; ben kadını temsil etmekteyim! İnsan olarak insanlığa tanınan bütün haklara sahibim, bu haklarımın bilincindeyim ve peşindeyim. Ne mutlu bana ki Atatürk Türkiye’sinin bir vatandaşıyım. Kadın hakları elbette, Osmanlı’nın sonrasında kurulan Atatürk Türkiye’sinde biz kadınlara yasalarla kazandırılmış ama şunu da bilmemiz gerekir ki kadınlarımız bu hakları elde etmek için uzun yıllar çalışmışlar, mücadele etmişler. Şunu unutmamalıyız ki hiçbir hak verilmez, o hakkı elde etmektir önemli olan. Doğam gereği bana bir de analık vasfı bahşedilmiştir. Toplumsal rolüm gereği, eşimle birlikte yavrularımı  büyütme sorumluluğunu üstlendim. İyi bir anne oldum mu, olmadım mı çocuklarım bunun kanıtı olacaktır elbet! Ama şu ileri yaşımda, şimdiki birikimim olsaydı, çocuklarımı nasıl büyütür, onlara nasıl davranırdım; bu konuyu sizlerle kısaca paylaşmak istiyorum. 

İlk önce işe kendimle başlardım 

Kendim üzerine düşünmeye başlar başlamaz, kendime olan farkındalığım artmaya başlardı. Zaaflarımı, aşırı hiddetlenme nedenlerimi, kontrol eksiklerimi kırıcı davranışlarımı yakaladıkça kendimi kontrol etmeye, yavaş yavaş kişiliğimle evrime doğru yönelmeye çalışırdım.

Şimdi düşünüyorum da bir çocuk için tutarlı davranan bir anneye sahip olmak ne kadar önemli. Doğduğu andan itibaren yüzünün gördüğü , güvendiği, dayandığı, birlikte olduğu annesinin kontrollü davranışları çocuğa aradığı huzuru, öz güveni, mutluluğu verecektir. Kendisini sabırla, yumuşaklıkla yöneten annesinden aldığı olumlu enerji çocuğun sağlıklı gelişimini sağlayacaktır.

Diğer bir nitelik özgürlüğün önemini kavramak olacaktı.

Ben özgür bir çocuk yetiştirecektim.. İyi ama acaba ben ne kadar özgürdüm. İşe gene kendimden başlamam gerekiyordu. Benim boş inançlarım, saplantılarım, korkularım, doğmalarım çocuğuma da bulaşabilirdi kolayca.

0-3 yaş arasında çocuğun kişiliğinin gelişiminde annenin payı çoktu. Bu gerçeği iyi bilen bir anne olarak, bu kötü tutsaklıklardan kendimi kurtaracaktım ki, özgür düşünen bir beyin yetiştirmeyi başarayım.

Bir anne olarak özgürlüklerle sorumlulukların birlikteliğine inandığım için çocuğuma sınırları olduğunu da belirtirdim. Bir çocuk yaşamda belli bir düzenin ve sınırın olduğunu bilmeliydi.

Çocuğuma sevgiyi öğretirdim. Bu öyle bir sevgi olacaktır ki önce insanı insan olduğu için sevmekle başlar, sonra da evrene açılır.

Teşekkür ederim, Bahar kardeşim.

Görülüyor ki bireylerin insanlaşması büyük ölçüde anneye bağlıdır. Öyle olduğu için de kadının kendine ve başkalarına karşı bağımlılığı kaldırılmalıdır ve ancak böylece toplumun kurtuluşu ‘kadın’ la olacaktır 

Kardeşlerim.

Bakınız kadın–erkek mekan ve kurumsal birlikteliği nasıl sonuçlar doğuruyor;

İlhan Arsel :’Hocalık yıllarımın kız öğrenciler sayesinde bana kazandırdığı bir gerçek. Erkeğin fikirsel ve ahlaksal gelişmesinin ancak KADIN etkisi ile oluşabileceğidir. Biliyorum ki batı dünyasının büyük düşünürleri kadın konusundaki ön yargılarla savaşmışlarve kadın cinsinin ‘Kötülük kaynağı’ olmak şöyle dursun, fakat aksine ‘İyilik kaynağı’ olduğu ve bu bakımlardan erkekten üstün olduğu fikrini işlemişler ve üstelik erkek cinsinin fikirsel ve ahlaksal gelişmesinin ancak kadının etkisi ile sağlanabileceğini savunmuşlar, kadını aşağı ve küçük gören zihniyetin sonu gelmeden uygarlık aşaması yapılamayacağını haykırmışlardır. Bertrand Russel, ki hiç kuşkusuz çağımızın en büyük düşünürlerindendir, erkeğin zeka ve karakter gelişmesi üzerinde kadının oynadığı rolü, kendi yaşam tecrübeleriyle ortaya koyarken şöyle der: ’Erkeklerin çoğu kadının etkisi altında kalmaktan korkarlar, oysa ki kendi şahsi tecrübelerimin ışığı altında söyleyebilirim ki bu ahmakça bir korkudur.. Bana öyle geliyorki fiziki bakımdan olduğu kadar fikirsel bakımdan da erkek kadına kadın erkeğe muhtaçtır. Geçen yüz yılın dehalarından sayılan bir başkası: insanlık tarihini konuştururcasına şöyle der: ’Biraz olsun tarihten haberi olan herkesin bildiği odur ki hiçbir büyük sosyal değişiklik kadın mayası olmadan oluşamaz..Sosyal gelişmenin varlığı güzel cinsin toplumdaki yerine ve değerine bağlıdır’

Gene İlhan Arsel şunları söylüyor: :’itiraf etmeliyim ki hiçbir şey bana kız öğrencilerim sayesinde edindiğim inancı sağlayamamıştır.Hemen eklemeliyim ki erkek öğrencinin, dört yıllık öğrenimi süresince kız öğrencinin pozitif etkisi sayesinde fikren olduğu kadar karakter bakımından da bambaşka bir insan kılığına girdiğine tanık olmak bana sonsuz bir umut sağlardı..Ve işte erkeğin gelişmesinde kadının tılsımlı gücüne tanık oldukça kendimi tıpkı diğer alanlarda olduğu gibi bir de bu alanda şeriat sisteminin kararlı düşmanı saymışımdır. Sadece şeriat sistemine karşı değil, fakat bu sisteme karşı savaşmayan herkese karşı aynı duyguya saplanmışımdır. Şeriatın erkek sınıfına avantajlar sağlamak üzere kadını arka plana atan ve onu erkeğin sömürüsünde tutan hükümlerine karşı erkek neslinin ses çıkarmamasını belki olağan sayanlar çıkabilir. Her ne kadar bu davranış müspet ahlak açısından utanç verici bir şey olmakla beraber, kişisel çıkar nedeniyle bu yola yönelen erkeğin tutumunda pek şaşılacak bir şey olmayabilir.

Bilgilerin şeriatın temel kaynaklarından alındığı ve Devlet kuruluşları ile din adamları tarafından şeriat eğitimi olarak halkımıza uhrevi ve dünyevi gıda olarak sunulması da, sömürülmeye, dövülmeye layık bir yaratık durumuna sokan şeriat esaslarına karşı kadının susması ve hatta susmak bir yana alkış tutması da gerçekten acıdır’ diyor.

İlhan Arsel hocamız bu gözlemini bu günler için söylüyor. Ama hani biz insan hakkı ve demokrasiye dayalı yeni bir devlet kurmuştuk ?

Değerli arkadaşlar.Elbette savaş sonrası, buyruk ve ferman devleti yıkılıp cumhuriyetle birlikte kanun devleti kurulmuş, hukuk devleti olma yönünde önemli adımlar atılmıştır.Yazın, Dil ve Tarih alanında devrimleri kökleştirmek için önemli gelişmeler olmuştur. Hukuk ve sosyal alanda pek çok devrim yasaları yürürlüğe konmuştur..   

Devrimlerin sindirilmesi ve halka mal olması için insan malzemesi, halkın aydınlanması için  halk evleri ve köy enstitüleri açılmıştır.

- Ancak tasfiye edilen Osmanlının yerine onun kurumları ve Osmanlıcılık ayakta  kalmıştır. Bunun nedeni ihtilalin insan malzemesi yokluğundan hep ödünlü yapılmasıdır..Savaş milletçe yapılmış olsa bile ihtilal bir kadro hareketidir.    

Milletlerin hayatı da kişilerinki gibidir. Alışkanlıklar, sapmalar olsa da devamlılık arz eder. Değişiklikler azdır. Ana tema kaybolmaz. Asırlardan gelen Osmanlı toplum hayatı ve kültürü birden bire üst yapı değişiklikleri ile değiştirilmek istense de bu bir yere kadardır. 75 yıllık değişik uygulamalardan sonra Osmanlı kültürü toprağı yararak baş kaldırmıştır.’

Diyor Halil İnalcık hoca.

Didero’nun dediği gibi ‘kendine efendiler yaratan bir insan topluluğu.’

Demek isteniyor ki bu karşı devrimcilerin geri getirmek istediği batıya ram olmuş biat eden Osmanlıcılığı özlüyorlar. Öyle ise ayakta kalan bir başka olgu daha var o da emperyalizmin desteğinde karşı devrimcilerin pusuda olduğudur. 

Değerli arkadaşlar, çok partili rejim Kemalist devrimin ileri aşaması olması gerekirken böyle olmamış, sözde demokratik rejim karşı devrimin hız kazandığı bir dönem olmuştur.

Demokrat parti iktidarı süresince halk yığınlarının oylarını almak uğruna İslamcı hareketlere kucak açılmış, Necip Fazıl’ın önderliğinde Büyük Doğucu hareketin gelişmesine göz yummuşlardır. Ayrıca gene aynı dönemde devrim yasalarına muhalefetten hüküm giymiş ve sonunda bir yerde ikamet cezasını çeken bir başka şeyhe, hürmet gösterilip hediyelerle taltif edilişi, günümüze kadar gelen tarikatçılığın ve Atatürk düşmanlığının başlangıcı olmuştur.

Ayrıca gene bu dönemde cumhuriyetin kurucu iradesine aykırı olarak millet vekillerine ‘Siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz ‘ söylemi siyaseten söylenmiş olsa bile karşı devrimcileri cesaretlendirmiştir..         

Eyüp Sultan’ı ikinci kabe , İstanbul’u Mekke yapacağız söylemi, 60 lı 70 li yıllarda Menderes’in devamıyız diyen iktidarların elinde imam okulu açma yarışına dönüşmüş ödünlerini artırmışlardır. Kendilerinden daha radikal gruplara kol kanat gerip, devrimler aleyhtarlığında yetişmelerini sağlamışlar, ancak boynuz kulağı geçince filizlendirdikleri heyulanın tozuna yetişemeyecek hale gelmişler, Bir kaşık suda (Seçim barajında) boğulup kalmış , sonra da yok olmuşlardır. Hatta yakınlık duydukları kimilerini milletvekili yapabilmek için ömürleri boyunca koministlikle itham ettikleri CHP nin Genel başkanının tek seçiciliğinden yararlanmışlardır.           

Her devrim kendi kuralları olduğu kadar o kurallara karşı direnişi de beraberinde getirir. Ulusun ateşli devrim atılımları sırasında sinmek zorunda kalan eski hukuka bağlı adamlar, devrimcilerin ateşleri ve etkisi yavaşlamaya başlar başlamaz  hemen canlanarak devrim ilkelerini suçlayıp kötülemek için fırsat beklerler.       

Görülüyor ki bu karşı devrim bir ön hazırlık gerektiriyor.

Bu ön hazırlığı yapmak için gereken para içerdeki kolay kazançlardan, dışarıdaki petrol devlerinin Rabıta gibi örgütlerinden,ve başka dolaylı yollardan kolayca akıyordu. Karşı devrimciler bu aşamaya ulaşmak için şu ögelerden yararlandılar:

 

-En başta ülkemizde estirilen kominizm korkusundan ve kominizme ancak din kuvveti ile karşı konabileceği görüşünden yaralandılar.

-Atatürkçülerin güç birliği yapmamasından yaralandılar. Bu tehlikeli gidişe zamanında karşı çıkma yürekliliğini göstermemesinden yararlandılar. Uyuşukluk, korkaklık, neme lazımcılıktan, bir kısmının da dönekliğinden yararlandılar.

-Doğmatik Marksistlerin Atatürkçülüğü küçümsemesinden, yıpratmasından, laik devleti korumak için Atatürkçülerle iş birliği yapmamasından yararlandılar.

-Arap ülkelerine Türk gençlerini gönderip onların Araplaştırılıp, laiklik düşmanı olarak yetiştirilmelerinden yararlandılar.

-Bir takım aydın geçinen kişilerin Türk İslam sentezi altında ne idüğü belirsiz düşün takımının gençler arasında yaygınlaştırmalarından yararlandılar.

-Böylece yalnız sağ iktidarın değil, sağ aydınların da dinsel propogandaya yönelik tutumlarından yararlandılar.

-Son olarak laiklik ilkesine Atatürkçülüğe en büyük darbeyi vuran 12 Eylül generallerinin zorla kabul ettirdikleri Anayasa’da orta öğretimde zorunlu din dersi koydurmalarından geniş ölçüde yararlandılar. Böylece açtıkları imam okullarından mezun olanlara Atatürkçülük aleyhinde propoganda yapmak için hazır bir alan buldular.

 

Şeriatçılar hiçbir fırsatı kaçırmayıp, günümüze kadar programlarını uygulama fırsatı buldular. Fikir özgürlüğüne karşı çıkma korkusu i&ccedi

0
0
0
Yorum Yaz